|
Yerlerde sürünen gökkuşağı renkli bir pantolonu, üstünde çamurdan dokunmuş alaca kazağı, onun üstünde kırık düğmeli mavimsi bir önlüğü, ve hiçbir zaman takamadığı kül rengi bir yakası vardı.. sürekli akan bir burnu, ara sıra kullandığı eski bir mendili, değişik renkte çorapları, ve değişen ses tonuyla hemen yaşaran gözleri vardı... günlerdir suya hasret kulakları, haftalardır makas bekleyen kara saçları, kan toplamış tırnakları, kesilmiş,çizilmiş,nasır tutmuş yaralı elleri vardı... sabahları geç kalırdı anlayış beklerdi, öğlende geç kalınca izah edemezdi. bazen kalemi bazen silgisi bazen ikiside olmazdı, bazen defterini bazen kitabını, bazende her ikisini unuturdu... bazen bildiğini söyler, bazen de biliyormuş gibi yapardı... bazen de pencereye doğru bakar kalırdı... en arka sırada oturur hiç itiraz etmezdi... okuması iyi değildi,yazısıda kötüydü, matematiği ise hiç sevmemişti zaten... güzel resim yapamazdı,seside iyi çıkmazdı... Eski elbiseleri,yaralı elleri, kan tutmuş tırnakları,kirlı kulakları, yırtık ayakkabıları,renkli çorapları, ve sessizliği... onun tertemiz dünyasını gizlemişti bizden... masum,tertemiz dünyasını hissedememiştik... Ütülü pantolonlar,yeni gömleklerle, cilalı ayakkabılar,pahalı çoraplarla, taranmış saçlar,boyalı tırnaklarla, ve herşeyi bilir gibi bakan gözlerimizle, görememiştik,bilememiştik,anlayamamıştık... bilemedik hergün taş taşıdığını, bilemedik yorgun olduğunu, bilemedik aç olduğunu, bilemedik uykusuz olduğunu, bilemedik hasta olduğunu, bilemedik fakir olduğunu, bilemedik uzaklardan geldiğini... bizler kirli dünyamızda kirli ruhlarımızla, sefa içinde yaşarken; göremedik masum dünyasında temiz yüreğiyle, cefa içinde yaşadığını... |